Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

14 Mayıs 2013 Salı

FİLM ÖNERİLER (OCAK-ŞUBAT-MART 2013)



        2013'ün ilk çeyreğinde izlediğim yüz civarındaki filmin içinden yaptığım 36 film + 1 mini dizi, toplamda 37 yapımlık bir listeyi daha yayınlıyorum.

     Bu üç ayda nedense ağırlık belgesellerden yana kaydı. Belgesele kişisel bir ön yargınız yoksa buradaki belgeselleri gönül rahatlığıyla önerebilirim.

     Filmleri beğeni sırama göre değil, izleme sırama göre sıraladım. Liste, tamamen öznel bir seçkidir. İzleyip beğenmeyenler olabileceği gibi benden çok beğenenler de mutlaka olacaktır.

     Filmlerin konularını http://www.turkcealtyazi.org/ isimli web sitesinden aldım.

     Bazı filmlerin altında yer alan "Kişisel Not" ibareli cümlelerse bana aittir.


 1.) ANGST (1983)

Y: Gerald Kargl






KONU: 

Yaşlı bir kadını öldürme suçuyla dört yıl hapiste yatan bir adam hapisten çıkar. Çıkar çıkmaz da tekrar öldürme planları yapar ve olası kurbanları aramaya başlar. Önce araba kullanan bir şoförü öldürme girişiminde bulunur; fakat başaramaz ve kaçar. Bir ailenin yaşadığı bir eve gelir ve bir yandan sorunlu çocukluğunu düşünürken, bir yandan da evdekileri akıl almaz zevk ve hazlarına kurban eder.

Kişisel Not: 

Benim favori yönetmenlerimden olan Gaspar Noe'yu etkileyen ve onun hastalıklı dünyasına bir giriş kapısı olarak değerlendirelebilecek bir film.

2.) Into Eternity: A Film for the Future (2010)

Y: Michael Madsen






KONU:

Nükleer çağ daha 70 yılını doldurmamışken, yaklaşık 300.000 ton ölümcül radyoaktif atık bugün dünyada varolmakta. Doğal ve insan kaynaklı felaketlere açık mevcut yer-üstü depolama tesisleri daha önce benzeri hiç görüşmemiş bir soruna sadece geçici çözümler sunuyor. Finlandiya’da 2100 yılında mühürlenmesi ve en az 100.000 dokunulmaması gereken dünyanın ilk kalıcı deposu, muazzam bir yer altı tünel sistemi, sağlam kayadan yontulmakta. Yüz bin yıl. Bu şiirsel, unutulması güç güzellikteki belgeselde, sinemacı Michael Madsen dünyanın en önemli nükleer enerji uzmanlarıyla konuşuyor: Bizim yaşam şeklimizin ne kadar uzak gelecek üzerinde etkileri var? Uzak gelecekteki uygarlıkları, bizim nükleğer çağımızın gömülü hazinelerinin – firavunların mezarları ve piramidlerin aksine – asla ve asla keşfedilmemeleri gerektiği hakkında nasıl uyarabiliriz?


Kişisel Not: 

Film günümüzün popüler alt türlerinden, kurmaca belgesel tarzında çekilmiş. Görünürde binlerce yıl sonrasındaki insanlık için çekilmiş fakat günümüz dünyası ve insanlık nereye gidiyor, sorularını bugün sormamız gerektiği üstünde kafa yoruyor.


3.) Izgnanie (2007)

Y: Andrei Zvyagintsev










KONU: 

William Saroyan’ın “The Laughing Matter” (Gülünecek Şey) adlı kitabından uyarlanmış filmin konusu şöyle: Anne, baba ve iki çocuğu, büyükşehirde büyükbabalarından kalma kır evinde kalmak üzere babasının doğum yeri olan kasabaya giderler. Böylece şehir kültürü yerini doğanın hükmüne bırakır ve ailenin büyük fedakârlıklar isteyen bu yaşam biçimine ayak uydurmaya çalışma macerası başlar. “Sürgün”, vicdan azabı ve günahın acısıyla sarsılan bir ailenin öyküsü üzerinden “Cennetten Kovuluş” mitine beyazperdede hayat veriyor. Film, 2007 Cannes En İyi Erkek Oyuncu (Konstantin Lavronenko) ve 2007 Moskova Rusya Film Kulüpleri Federasyonu Ödüllü.



4.) Karamazovi (2008)

Y: Petr Zelenka









KONU:

Bir tiyatro yönetmeninin liderliğindeki bir grup Praglı oyuncu, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler romanının tiyatro uyarlamasını, bir fabrikanın sıra dışı ortamında düzenlenen alternatif bir festivalde sunmak için Krakov’a gelir. Provalar sürüp gider ve yıkık dökük fabrikanın eğreti sahnesinde inanç, ölümsüzlük ve kurtuluş konuları işlenirken, tuhaf bir biçimde Dostoyevski’nin bilindik temaları, tiyatro toplululuğunun kendi aralarındaki ilişkilerde de kendini göstermeye başlar. Böylece roman, oyun, film ve “gerçek hayat” arasında bir etkileşim ortaya çıkar.

Kişisel Not:

Bu listenin içinde en beğendiğim bir iki filmden birisiydi. Karamazov Kardeşler, Dostoyevski'nin en önemli kitaplarından ve bire bir sinemaya uyarlansa kendinden çok şey kaybeder. Fakat bu film, bir yandan Karamazov Kardeşler gibi görünürken diğer yandan da başka bir şey olmayı başarıyor.

(Kitabı okumayanların da filmi beğeneceğini tahmin ediyorum fakat okuyanların alacağı haz x1000 olacaktır.)


5.) Whores' Glory (2011)

Y: Michael Glawogger 





KONU: 

Fahişelere Güzelleme fahişelik üzerine üç kanatlı bir resim sunuyor: üç ülke, üç dil, üç din… Bu en mahrem eylem, karşılığında daima para alınan bir meta haline gelmiştir; oysa kadınların hayatına hikâyelerden başka bir zenginlik getirmez. Tayland’da kadınlar camların ardında durup kendi yansımalarına bakarak müşteri bekler. Bangladeş’te erkekler, arzularını kiralık kızlarla doyuma kavuşturmak için bir aşk mahallesine gider. Meksika’da ise kadınlar, kendi gerçeklikleriyle yüzleşmemek için, kadın gibi ölebilsinler diye dua eder. Tüm bu kadınlar, bir adam ile bir kadın arasında geçebilecek fiziksel ve duygusal her şeyi yaşamıştır bile.


Kişisel Not: 

İnsanlık tarihinin en eski mesleklerinden kabul edilen fahişeliğin günümüzdeki durumunu anlatan bir belgesel. 
+18 olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım.


6.) Kon-Tiki (2012)

Y: Joachim Rønning | Espen Sandberg





KONU: 


Kon-Tiki, Norveçli bilim adamı Thor Heyerdahl ve beş arkadaşının 1947'de Güney Amerika'nın batı kıyılarından Tahiti'nin doğusundaki adalara yaptıkları yolculukta kullandıkları (efsanevi İnka tanrasına gönderme yaparak) sallarına verdikleri addır. Heyerdahl, eski çağlarda Amerika'da yaşayan insanların, okyanusu salla geçerek Polinezya'da koloniler kurmuş olabileceği düşüncesini kanıtlamak üzere arkadaşlarıyla birlikte çıktıkları yolculuğun güncesini 1950 yılında yayınlamıştır. Bu yolculuk biyografisi ilk kez 1954 yılında siyah beyaz olarak film edilmiştir. 2012 yılında tekrar bu filme konu alınan yolculukta ağaç kütüklerinden yapılan salla 4,300 millik ve 101 gün süren macera anlatılmaktadır.


7.) Tepenin Ardı (2012)

Y: Emin Alper






KONU: 


Faik, Orman İşletmesi’nden emekli olduktan sonra yaşadığı kasabanın yaylasında babadan kalma bir araziyi işlemeye ve burada ufak bir keçi sürüsü beslemeye başlamıştır. Araziye bakmak üzere bir ortakçı yörük ailesiyle anlaşmıştır. Bir Ağustos günü Faik’in oğlu Nusret, iki torunu Zafer ve Caner birkaç günlük tatil için dedelerini yaylada ziyarete gelir.

Oğlu ve torunları geldiği esnada Faik karşı tepenin arkasında çadır kurmuş yörüklerle amansız bir kavgaya tutuşmuştur. Keçilerini otlatmak için arazisine sokan komşu yörüklere çok öfkelenen Faik, sürüden bir keçiyi alıkoymuştur. Bu keçiyi kesip akşam ailenin bir araya gelmesi şerefine bir ziyafet vermek ister. Fakat aile buluşması, hem Faik’in ailesi içindeki, hem de ortakçı aile ile aralarındaki bazı sorunları su yüzüne çıkartır. Faik, yörüklere duyduğu düşmanlık, bu sorunların üstünü örtüp, yörüklere karşı hep beraber bir sürek avına çıkmalarını sağlar. Faik yörükleri günah keçisi yapmayı başarmıştır, fakat yarattığı öfkeyi kontrol edebilecek midir?


Kişisel Not:

Emin Alper'in bu ilk filmi, dolaştığı film festivallerinden almadık ödül bırakmadı fakat Türkiye'de doğru düzgün bir gösterim şansı bile bulamadı. 


8.) Bella Martha (2001)

Y: Sandra Nettelbeck








KONU: 


Martha, şık bir restoranın hırslı başaşçısıdır. Hayatında işinden ve yemeklerden başka hiçbir şeye ve hiç kimseye yer yoktur. Ta ki bir gün trafik kazasında hayatını kaybeden kız kardeşinin sekiz yaşındaki kızı kapısında belirene kadar...

Martha işindeki başarısından ödün vermeden inatçı yeğenini yetiştirmeye çalışırken, bir "felaket" daha olur. Çalıştığı restorana yeni bir aşçı alınır. Bu aşçı, hayatı seven, özgür ruhlu Mario'dur ve ilk andan itibaren Martha niyetlerinden büyük kuşkular duyar...… Ama vakit ilerledikçe Martha, Mario'nun elinde onun sahip olmadığı bir tarif olduğunu görecektir. Hayatı gerçekten yaşamanın tarifi...



9.) Kung Fu Hustle (2004)

Y: Stephen Chow









KONU: 

1930'larda Çin değişik bir havadadır. Balta Çetesi tüm zengin mahallerini kontrol altına almıştır. Sadece fakir ve kıyıda köşede kalmış mahallelere dokunmamaktadırlar. Sing, Balta Çetesi'ne katılmak isteyen, ama bunun için pek bir şey beceremeyen biridir. Bir nevi döneminin kaybedenidir. Bir gün arkadaşıyla haraç kesmek için bir fakir mahalleye gidip kendilerini Balta Çetesi gibi tanıtırlar, ama baltayı taşa vururlar. Balta Çetesi de onlardan kısa bir süre sonra mahalleye gelir.


Kişisel Not:


Bu ciddi bir film değil. Kendisiyle ve izleyicisiyle kafa bulan bir yapısı var.


10.) Le monde selon Monsanto (2008)

Y: Marie-Monique Robin



KONU:


''Monsanto ABD merkezli, tarım ilacı, tohum, yapay aroma, yapay gübre, yapay tatlandırıcı, sentetik kimyasal hammadde, plastik, ilaç gibi alanlarda faaliyet gösteren bir şirket. 1995-2005 arasında dünyanın dört bir yanında 50 tohum şirketini bünyesine katmış, 11000 çeşit tohumun patentini almış. Şirket aynı zamanda Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan nükleer bombalarının üretimi için çalışmış olan Manhattan Projesi’nin bir parçası idi. Akademik raporlarda, kamu araştırmalarında, ürün prospektüslerinde, reklamlarda hileye başvurduğu yönünde ABD mahkemeleri tarafından verilmiş kararlar var. Şirketin yönetim kurulunda silah ve madencilik şirketlerinin yöneticileri de bulunuyor.

Şu anda Monsanto tarafından yapılan, bütün dünyanın gıda kaynaklarını, ekimi, hasadı, hatta arka bahçenizde, saksınızda yaptığınız üretimi kontrol altında tutan devlet-ötesi, yasa-üstü bir örgütün aleni provası. Mağdur çiftçilere açılan davalar, çiftçilerin iflası için harcanan kasıtlı ve programlı bir çaba, lobi yapmak ve hükümetleri satın almak için harcanan milyar dolarlar bunun işaretleri. GDO hareketi, bizim ne zaman yaşayıp ne zaman öleceğimize karar verme hakkını almaya çalışıyor. Biz bu konuyu tartışırken, bu şirketler yaşadığımız coğrafyada yeni yatırımlara başlıyor, olaydan habersiz yüzlerce çiftçi daha GDO tuzağına düşüyor, ölüm tohumları bu topraklarda yayılmaya devam ediyor. Giden geri gelmiyor. Vaktimiz daralıyor.

Şirketin sorumlu olduğu ürünlerden bir kaç örnek:

-Sığır büyüme hormonu ( rBGH, ticari adı Posilac. Sığırları hasta ettiği için antibiyotikle birlikte verilmek zorunda. Üretilen et ve sütte hormon ve antibiyotik kalıntıları bulunuyor. AB ve Kanada’da kullanımı yasaklanmıştır. Türkiye’de serbesttir. )
-PCB ( 1980′lerde yasaklanan sanayi tipi zehirli soğutucu gaz )
-DDT ( Önceleri tarım ilacı, daha sonra böcek zehri ve kimyasal silah. Toprakta, su havzalarında ve nitekim deniz balıklarının bünyesinde biriktiği kanıtlanmıştır. İddia edilenin aksine uzun yıllar varlığını sürdürdüğü şüpheleri vardır. )
-Aspartam ( Eksitotoksin, yani zehir olduğu bilinen yapay tatlandırıcı. ABD ilaç ve yiyecek idaresi FDA’dan bir kaç denemeden sonra türlü ayak oyunlarıyla onay alabilmiş, ama kalıcı zararları bir çok farklı kaynak tarafından kanıtlanmıştır. Sağlığa zararlı olmadığı şekline bugün hakkında en çok yalan söylenen maddelerden biridir. )
-Sakarin ( Kanserojen yapay tatlandırıcı. )
-Agent orange ( Önceleri tarım ilacı, daha sonra kimyasal silah. )
-V-Gurt ( İkinci nesli olmayan, hasadın bir kısmını tohumluk olarak ayıramadığınız kısır tohum teknolojisi. Namı diğer terminator tohum. )
-Copper 7 ( Sağlığa zararlı olduğu için yasaklanan rahim içi doğum kontrol cihazı. )
-Biyoetanol ve biyodizel ( GD mısır ve soya kökenli )
-Roundup( Ülkemizde de kullanılan tarım ilacı. Kansere neden olduğunu gösteren araştırmalar var. )
-GD mısır ( Hiç bardakta mısır yediniz mi? ) '' -ALINTI-

“Monsanto biyoteknolojik gıdanın güvenliğini garantilemek zorunda değil. Biz mümkün olduğu kadar fazla satış yapmakla ilgileniyoruz.”
-Phil Angell(Monsanto İletişim Sorumlusu, NYTimes, 25.10.1998) 


11.) A Simple Plan (1998)

Y: Sam Raimi





KONU:  


Olaylar bir yılbaşı öncesinde Minnesota’daki küçük bir kasabada geçer. Bu kasabada yaşamını sürdüren Hank'in güzel bir karısı ve yöredeki hububat değirmeninde iyi sayılabilecek bir işi vardır. Bir gün Hank'in çalıştığı firmaya Hank’in ahmak kardeşi Jacob davetsiz misafir olarak çıkagelir. Yanında zenci düşmanı arkadaşı Lou da vardır.

Çok geçmeden yakınlarda bir uçak kazası meydana gelir ve düşen uçağın enkazını görmeye giden Hank, Jacob ve Lou, çürümüş bir cesedin yanında bir çanta bulurlar. Bu çantanın içerisinde 4 milyon dolar vardır.


12.) Project Nim (2011)

Y: James Marsh







KONU: 


"Taş bebek değil. Oyuncak değil. İnsan değil. Şempanze." Ama insanlarla yaşayan, içki içmeyi, hızlı arabalarda seyahat etmeyi seven ve işaret diliyle iletişim kurabilen acayip bir şempanze. 1970'lerde 'Nim Projesi' adında sıradışı bir deney yapıldı. Bilim dünyasını sarstı, kimilerini eğlendirdi, kimilerini kızdırdı. Amaç insanla hayvan arasındaki çizgiyi araştırmaktı. Böylece Nim, iki haftalıkken annesinin memesinden alındı ve sıradan rahat bir ailenin yanına yerleştirildi. Sonuçlar sarsıcı ve belli ki eğlenceliydi. Eğitmenlerden biri o dönem için, "hayatımın en güzel zamanıydı," diyor. Teldeki Adam'ın (Man on Wire, 2008) yaratıcısı muhteşem James Marsh yine inanılmaz ama unutulmuş gerçek bir hikâye bulmuş ve onu kendi tarzıyla hem hayranlık verici hem de rahatsız edici bir seyirliğe dönüştürmüş.

Kişisel Not:

Deney hayvanlarının arasında, tüm olan bitenden sonra, sağ kalmayı başarabilenlere ne oluyor? Bu belgesel bunu aydınlatmayı amaçlamış. İzlerken ve izledikten sonra insanlığımdan utandım.


13.) Seven Psychopaths (2012)

Y: Martin McDonagh





KONU:


Uzun süredir düzgün bir şey yazamayan senarist Marty, tam da yazmak istediği türden psikopat bir hikâyenin içine düşmek üzere. Çünkü sağolsun, köpek kaçırma işlerine dalan arkadaşı Billy, aslında hiç bir yardımı dokunmayan her türlü yardıma hazır. Billy’nin Hans’la yaptığı küçük üçkağıtçılığın ucu bir mafya babasının sevgili minik köpeğine değince, bu üçlü kendilerini ancak filmlerde olabileceğine inandıkları bir dünyada bulur. Colin Farrel, Sam Rockwell ve Christopher Walken gerçekten müthiş bir takım olmuş. Komedi, drama, aksiyon - her rolde akıyorlar. Vahşi ve manyak mafya babası rolündeki Woody Harrelson da ekibin tuzu biberi.


14.) The Imposter (2012)

Y: Bart Layton





KONU: 


Henüz 13 yaşındaki Nicholas Barclay, bir nisan günü San Antonio'daki evine giderken, ortadan kaybolur. Ailesi tüm arama çalışmalarına rağmen oğluna ulaşamaz, polisten de bir iz çıkmaz. Oğullarının bir şekilde öldüğüne inanan aile 1997'de gelen bir haber ile irkilir...

Filmin türü bazı kaynaklarda Mockumentary olarak geçiyor.

Mockumentary Nedir: Mockumentary kurgulanmış belgesellere verilen isim. İçerisinde oyunculuk ve çarpıtılmış gerçeklerle süslenmiş avangard iş çıkartmaya yönelik bir girişim. 

Kişisel Not:

Son yıllarda izlediğim en şaşırtıcı iş. İş diyorum çünkü film, gerçeklerden yola çıkarak ortaya kurmaca bir sonuç çıkarıyor. 


15.) "American Masters" The Doors: When You're Strange (2009)

Y: Tom DiCillo




KONU:


The Doors’un hikayesini anlatan “When You’re Strange: A Film About The Doors” adlı Tom DiCillo tarafından yönetilen belgeselde anlatıcı olarak Johnny Deep yer alıyor.Bu belgesel The Doors’un müzik kariyerine ışık tutuyor..

Rock’n’Roll müziğine yaptıkları devrim niteliğindeki katkının irdelendiği belgeselde, davulcu John Densmore, gitarist Robby Krieger, klavyeci Ray Manzarek ve vokal Jim Morrison’ın arasındaki yaratıcı kimyanın sonucu ortaya çıkan unutulmaz parçaların hikayeleri de sunuluyor


16.) Charlie: The Life and Art of Charles Chaplin (2003)

Y: Richard Schickel




KONU:


Chaplin'in yaşamına dair 132 dakikalık bir belgesel. Daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış görüntüler var.


17.) In film nist (2011)

Y: Mojtaba Mirtahmasb | Jafar Panahi





KONU:


Cafer Panahi’nin son filmi Bu Bir Film Değil, Cannes’daki prömiyerinde gösterilmek üzere bir kekin içine saklı bir USB bellekte İran’dan Fransa’ya kaçırıldı. Ayna, Daire ve Ofsayt gibi başyapıtların yönetmeni Panahi’nin film yapması, “ulusal güvenliğe karşı işlenen suçlara” istinaden 20 yıl boyunca yasaklanmıştı. Panahi bu yüzden, yönetmen arkadaşı Mojtaba Mirtahmasb ile bir gün geçirerek bir şeyler içip bir şeyler atıştırırken üzerinde çalıştığı bir senaryoyu sahne sahne anlattı. Panahi filmde şu yakıcı soruyu da sordu: “Madem anlatılabiliyor, film yapmaya ne gerek var?”


18.) Living in Oblivion (1995)

Y: Tom DiCillo





KONU:

Olabilecek bütün aksaklıkların gerçekten olduğu bir film setinde geçen bir günlük bir çekimi anlatıyor film. Yönetmeni, oyuncuları, teknik ekibi ve de seyirciyi çileden çıkaran aksaklıklar bunlar; patlayan lambalar, atlanan replikler, kayıp kameraman, sete giren huysuz cüce, daha neler neler... 

Bir yandan çekimin kontrolden çıkmasıyla gelişen absürd olaylara gülerken; bir yandan da bu yetenekli genç ekibe sempati duymamak, her şeye rağmen belki de başarabileceklerini anlayınca kapıldıkları müthiş heyecanı paylaşmamak elde değil...


Kişisel Not:

Bu listedeki en beğendiğim filmlerden bir diğeri. Film, insanın kafasını allak bullak etse de müthiş. 


19.) Vücut (2011)

Y: Mustafa Nuri




KONU:

Filmde Hatice Aslan, 40’lı yaşlarda ve Almanya’da porno oyunculuğu yapmış Leyla karakterine hayat veriyor. Onun bu sektöre girmesine yol açan sevgilisi Yılmaz’la İstanbul’a dönme kararı alırlar ama döner dönmez de Yılmaz Leyla’yı terk eder. Buna rağmen Yılmaz, son bir porno film için Leyla’yı ikna etmeyi başarır ve bu yeni çalışma İzzet ile Leyla’nın yollarının kesişmesi için de bir bahane olur.
Hakan Kurtaş’ın canlandırdığı İzzet karakteri de yaşanmışlık anlamında Leyla’dan çok da farklı değildir. Çocukluk yaşlarında çok fazla travmatik olayla karşılaşan İzzet, Yılmaz’ın internetteki porno film ilanı ile kendisini bir anda sette bulur. Orada çıkan büyük bir kavga sonucu setten kaçan İzzet için yüzünü asla unutamayacağı ve aşkıyla yanıp tutuşacağı bir kadın vardır: Leyla.

Kişisel Not:

Son yıllarda çekilen Türk filmlerinin kalitesizliği herkesin malûmu. Vücut, kimi zaafları olsa da derdini anlatmayı başarabilen ender filmlerden.

20.) Atonement (2007)

Y: Joe Wright




KONU:

1935 yılının çok sıcak bir yaz gününde 13 yaşındaki Briony Tallis, ablası Cecilia (Keira Knightley) ile hizmetçinin oğlu Robbie Turner (James McAvoy) arasında gelişen küçük bir flört olayına gizlice tanıklık eder. Ancak büyüklere özgü davranış biçimlerini yeterince kavrayamayan küçük Briony, gördüğü bu tabloyu Tanrı vergisi edebiyat yeteneğiyle birleştirince hepsinin yaşamını sonsuza dek değiştirecek bir suç işleyecektir.

“Pride & Prejudice”nin BAFTA ödüllü yönetmeni Joe Wright, İngiliz edebiyatının bir başka klasiği “Atonement”ten yaptığı uyarlamada Oscar adayı yıldız Keira Knightley ile bir kez daha işbirliği yaptı. Filmin başrolünde Knightley’e “The Last King of Scotland” ile BAFTA adaylığı alan James McAvoy eşlik etti. Senaryosunu “Dangerous Liaisons” ile Oscar ödülü kazanan Christopher Hampton, Ian McEwan’ın 2002 yılında yayınlanan aynı adlı kitabından uyarladı.

Çekimleri İngiltere’de gerçekleştirilen filmin öyküsü 60 yıllık bir süreye yayılır. 1935 yılında henüz 13 yaşında acemi / çaylak bir yazar olan Briony Tallis (Saoirse Ronan) ve ailesi, görkemli malikanelerinde zengin ve seçkin bir yaşam sürmektedirler. Yılın en sıcak gününde Briony’nin keskin hayalgücünü ateşleyecek bir gelişme yaşanır. Evin hizmetçisinin eğitimli oğlu Robbie Turner (James McAvoy), Briony’nin inatçı ve dikbaşlı ablası Cecilia’ya (Keira Knightley) kur yapmaktadır.

Robbie, Cecilia’nın da benzer duygular hissettiğini ummaktadır. İkisi arasındaki ilişkinin alev alması için tek bir kıvılcım yeter. Ancak olaya tanıklık eden küçük Briony’nin de gizliden gizliye Robbie’ye ilgisi olduğu için öfkeye kapılır ve hayal gücünü çalıştırarak Robbie’yi işlemediği bir cinayetten suçlayacak kadar ileri gider. Cecilia ile Robbie artık birbirlerini sevdiklerini açıklamışlardır ama Robbie cinayet iddiasıyla tutuklanır. Mahkemede Briony’nin de yalancı tanıklık yapmasıyla üçünün hayatı sonsuza kadar değişecektir. Briony sonraki yıllarda çocukken işlediği günah için affedilmenin yolunu aramaya devam eder. Sonunda müthiş cüretkar hayal gücünün de yardımıyla günahının kefaretini ödemenin çaresini bularak kalıcı sevginin gücüne eşlik eden anlayışlılığa ulaşmayı başaracaktır.


21.) TPB AFK: The Pirate Bay Away from Keyboard (2013)

Y: Simon Klose




KONU:

TPB AFK: The Pirate Bay Away From Keyboard, yıllardır süregelen ateşli tartışmaları ve zorlu davalarıyla The Pirate Bay'in hikayesini ekrana taşıyor. İsveçli yönetmen Simon Klose'nin ellerinden çıkan belgesel Creative Commons lisansı altında, satın alma opsiyonunun yanı sıra, ücretsiz olarak izleme ve paylaşıma açılacak.
Günün sonunda, paylaşımın ekonomik ve sosyal faydalarını ve paylaşmanın gerçek bir iş planı olabileceği tartışmaların alevlendirmek isteyen TPB AFK ekibi, filmin 8 Şubat günü 63. Berlin Uluslararası Film Festivali'nde prömiyer yapacağını açıkladı. Film, festival gösterimiyle eşzamanlı olarak internet üzerinden de izlenebiliyor ve paylaşılabiliyor olacak. 


Kişisel Not: 

İnternet özgürlüğü, telif savaşları ve diğerleri....

22.) Marley (2012)

Y: Kevin Macdonald




KONU:

'' Bob Marley'in evrenselliği, müzik tarihine katkısı ve toplumsal, siyasal bir öncü olarak üstlendiği rol tek kelimeyle benzersiz. Marley, bir müzisyen, bir devrimci ve bir efsane olarak gençliğinden uluslararası yıldız oluşuna dek bu efsane sanatçının yaşam öyküsünü anlatıyor. Marley ailesinin desteğiyle gerçekleştirilen filmde daha önce gün yüzüne çıkmamış görüntüler, inanılmaz performanslar ve yakın dostlarıyla yapılmış röportajlar da yer alıyor. İlk kez Berlin Film Festivali'nde izleyiciyle buluşan filmin yönetmeni, İskoçya'nın Son Kralı filmini de çeken Kevin Macdonald filmde, ölümünden 30 yıl sonra bile Bob Marley'in nasıl hâlâ dünyanın dört bir yanındaki insanlara hitap etmeyi sürdürdüğünü inceliyor. ''


23.) Monsieur Hire (1989)

Y: Patrice Leconte



KONU:

Monsieur Hire, yaşadığı yerdeki kapıcıdan tutun çocuklara kadar herkes tarafından sebepsiz bir nefretin ve alaycılığın kurbanıdır. Çocuklar camını kırar, yaşlı kadınlar kafasından aşağı un torbası atar... Monsieur Hire de onlar sanki yokmuş gibi davranır, umursamaz. alışmıştır tüm eziyetlere ama aslında içi içini yemektedir. Günün birinde mahallede bir cinayet işlenir. Bir dedektif (Andre Wilms), olayı aydınlatmak üzere mahalleye gelir ve gelir gelmez de Monsieur Hire'den şüphelenir. Monsieur Hire de aynı sıralar, karşı komşusu Alice'e karşı garip bir saplantı geliştirir kendi penceresinden onunkini gözetlemeye başlar... 



24.) They Shoot Horses, Don't They? (1969)

Y: Sydney Pollack


KONU:


1930 'lu yıllarda ABD 'de Büyük Ekonomik Buhran hüküm sürerken fakirlik ve çaresizliğin pençesindeki işsiz milyonlarca insandan biri de Gloria Beatty (Jane Fonda) 'dir.Sürekli Hollywood hayalleri kuran,geçmişte hep aldatılmış,gençlik yılları çok gerilerde kalmış hayalperest ve tatminsiz bir kadın olan Beatty uğradığı sayısız ihanetlerden birinin sonucunda intahara teşebbüs etmiş,hastanede yatarken eline geçen bir dergide büyük para ödüllü bir dans yarışmasının ilanını görmüştür.Bu yarışma o yıllarda kitlelerin dikkatini ekonomik buhrandan başka yönlere çekmek için yapılan sayısız çılgınlıklardan sadece biridir.Sıradan bir yarışma değildir bu,bir maratondur adeta.Arada verilen çok kısa molalar haricinde yarışma haftalarca hatta aylarca sürecek,en son ayakta kalan çift yarışmayı kazanacaktır.Ödül o yıllar için küçük bir servet sayılabilecek bir miktar olan 1500 dolardır.Yarışma tabii ki radyodan da naklen yayınlanacaktır. Gloria partneri olarak film yönetmeni olma hayalleri kuran bir aylak olan Robert Syverton (Michael Sarrazin) 'i seçer.Diğer yarışmacılar ise yaşlı ve bıkkın bir bahriyeli olan Harry Kline (Red Buttons),gebe bir çiftçi kızı olan Ruby (Bonnie Bedelia) ve onun kocası James (Bruce Dern) ve gözü yükseklerde bir aktris olan (Susannah York) 'tur.Tabii bir de kendi çıkarları için yarışmayı manipüle eden şikeci antipatik sunucu Rocky (Gig Young) vardır.Yarışma ikinci ayına girdiğinde yarışmacılar arasında esen kuşku, belirsizlik ve güvensizlik rüzgarları olayları kontrolden çıkarır. Bu eziyetli maraton Gloria'nın zaten dengesiz olan ruh halini iyice bozmuştur. Her geçen gün umutsuzluğu daha da artan Gloria çevresine karşı daha saldırgan olur ve partneri Robert 'tan yaşadığı bu ızdıraba son vermesi için kendisini vurmasını ister.Zaten sakatlanan ve ızdırap çeken atları da bu şekilde vurmuyorlar mı?


Kişisel Not:

Romandan uyarlanan fakat romandan daha iyi olan filmlerin sayısı son derece azdır. "They Shoot Horses, Don't They?" bunlardan birisi. 
(Türkçesi: Atları da Vururlar)


25.) Pride & Prejudice (2005)

Y: Joe Wright



KONU:

Bayan Bennet'in (Brenda Biethyn - Atonement) hayatta bir tek amacı vardır. Beş kızına uygun birer koca bulup evlendirmek. Kızlar da bu konuda anneleriyle hemfikir gibidir, evlenmemek için 100 sebep saymaya hazır olan Lizzie (Keira Knightley -Pirates of the Caribbean) hariç... Bir gün, yakındaki bir yazlık eve zengin bir bekar ve şehirli arkadaşlarının taşınacağı haberi gelince heyecan doruğa çıkar - en sonunda ufukta birçok hayırlı kısmet görünmüştür. Nitekim ilk günden en büyük abla Jane (Rosamunda Pike - Die Another Day) ve Bay Charles Bingley (Sîmon Woods -Rome) arasında bir bağ oluşur, Lizzie ise onun yakışıklı fakat son derece züppe dostu Bay Darcy (Matthew MacFadyen - Death at a Funeral) ile karşı karşıya kalır. Zaman ilerledikçe bu benzer tabiatlı iki insanın ilişkisi aşk ve gurur arasında bir çekişmeye dönüşür. Bakalım aşk zafer kazanıp Lizzie'ye neden evlenmesi gerektiğini gösterebilecek mi?


26.) Searching for Sugar Man (2012)

Y: Malik Bendjelloul




KONU:

2013 Oscar En İyi Belgesel
2012 Sundance Jüri Özel Ödülü; İzleyici Ödülü
2012 Tribeca İzleyici Ödülü
2012 Moskova En İyi Belgesel
2012 Atina En İyi Belgesel
2012 Durban İzleyici Ödülü
2012 Los Angeles İzleyici Ödülü

Bir Şarkının Peşinde müzik aşkını, sözleri içinize işleyen şarkıların tutkusunu hissettiren bir film. 60´ların sonunda Detroit´te bir barda keşfedilir Rodriguez. Kendi kuşağının en büyük sanatçılarından biri olacağına inanan yapımcıları ona bir albüm kaydeder. Albüm çok ses getirir sahiden, ancak sahnede intihar ettiği söylentileriyle ortadan kaybolan Rodriguez´e gerçekte ne olduğunu kimse bilmez. Yönetmen Malik Bendjelloul ilk filminde Güney Afrika´da bir özgürlük simgesine dönüşen Rodriguez´i onun gibi gizemli ve şiirsel bir biçimde arıyor. Bu benzersiz film, eski zaman müzikleriyle umut dolu bir yeniden buluşma hikâyesi anlatıyor.


Kişisel Not:

Gerçek hayatın her zaman filmlerden daha şaşırtıcı olduğunu kanıtlayan bir belgesel.


27.) Der Krieger und die Kaiserin (2000)

Y: Tom Tykwer






KONU:


'Koş Lola Koş' filminden tanıdığımız Franka Potente bu filmde Sisi adıyla baş kahramanlarımızdan biridir. Sessiz, kendi halinde, gayet normal bir yaşamı olan Sisi bir akıl hastanesinde hemşire olarak çalışmaktadır. Hastalarıyla ilişkisi o kadar sıcak ve samimidir ki birçoğu Sisi'yi arkadaşı olarak görmektedir.

Birgün Sisi'ye kamyon çarpar ve diğer kahramanımız Bodo(Benno Fürmann) filme dahil olur.

Birbirlerinden çok farklı karaktere sahip olan bu iki insanın ilişkisi ve yaşamları farklı bir biçimde işlenerek film boyunca izleyiciye sunulur. Bir nevi ayrı dünyaların insanı diyebileceğimiz Bodo ve Sisi'nin aşkı izlenmeye değer. 

Tom Tykwer severler ve tarzına aşina olanlar için özellikle filmin son sahneleri, filmi izlediklerine pişman olmayacakları ancak izlemekte geciktikleri için hayıflanacakları tarzda.


28.) Samsara (2011)

Y: Ron Fricke





KONU:

Kelime olarak ‘samsara’ Sanskritçeden bire bir çevrildiğinde doğanın sonsuz döngüsü anlamına geliyor. Film de doğum, ölüm, yaşam ve reenkarnasyonu konu edinmiş. Beş yılı aşkın bir sürede, yirmi beş ülkede çekilen Samsara, insanlığın kutsal saydığı topraklardan, endüstrileşmenin en yoğun yaşandığı alanlara kadar geniş bir coğrafyayı kapsıyor. İnsan deneyiminin ve maneviyatının kavranılmaz derinliklerini araştıran saf bir sinema deneyimi sunan film, dünyanın çeşitli yerlerindeki insan topluluklarının umut etme biçimleri kadar korkularının ve arzularının da benzer olduğunun altını çiziyor. Artık çok az filmde kullanılan analog 70mm film formatıyla çekilen film, insanlığı doğaya bağlayan yaşam döngüsünün görsel bir yansıması. Ne bir gezi güncesi, ne de bildiğimiz anlamda bir belgesel olan Samsara, kesinlikle büyük ekranda görülmesi gereken, duyularınızı harekete geçirecek eşsiz ve belki de ruhani bir sinema yolculuğu! 

Kişisel Not: 

Baraka'dan yaklaşık on yıl sonra gelen bir başyapıt.


29.) Utopia (2013)

Y: Marc Munden | Alex Garcia Lopez




KONU:


Ütopya; kabaca kurgulanmış toplumların tasviri anlamına gelir. Herşeyin iyisi ve kötüsü olduğu gibi Ütopya da "Özendirici" ve "Korkutucu" olmak üzere ikiye ayrılır. Bizim hikayemiz tamamiyle ikinci seçeneği, yani korkutucu öğeleri seçen bir grafik roman üzerinden gelişen olayları temel alıyor. Paranoyak bir şizofren Mark Dane tarafından oluşturulan "Ütopya Deneyimleri"; elden ele dolaşan ve içeriği bakımından takipçilerini fikir ayrılığına itmiş bir eserdir. Ütopya'nın ilk bölümünü elinde bulunduran Becky, internetten tanıştığı arkadaşları Wilson Wilson ve Ian ile kendilerini gizemli ve ucu sağlık bakanlığına kadar dokunan büyük bir komployu çözerken bulurlar. Tabii arkalarında onları takip eden Network topluluğuna bağlı tehlikeli kişiler varken ilerlemeleri ve sis perdesinin aralanması hiç de kolay olmayacaktır. Tüm bunlara ortaya çıkan romanın yayınlanmamış ikinci bölümü de eklenir...


30.) Braindead (1992)

Y: Peter Jackson






KONU:


Lionel ve sevgilisi Paquita,hayvanat bahçesine gezmeye giderlerken meraklı annesi de onları takip eder. Ancak kadını Sumatra'dan gelen bir tür fare-maymun ısırır ve bulaşıcı bir zombi salgını başlatır. Annesini korumaya çalışan Lionel, onun kurbanlarını evlerinin bodrumunda saklamaya çalışır ancak olaylar giderek kontrolden çıkar ve zombiler bir ordu halinde dışarı taşarlar.

Yüzüklerin Efendisi'ni yöneten Yeni Zelanda'lı yönetmen Peter Jackson'ın ülkesinde çektiği 3. uzun metrajlı filmi olan Braindead, komedi ve korku unsurlarını bir arada ve başarıyla barındırıyor.


31.) The Frighteners (1996)

Y: Peter Jackson




KONU:


M.j. Fox , hayaletleri yakalama konusunda usta olduğunu iddaa etmektedir. 2-3 hayaletle evlerde olay çıkaran ve bununla para kazanan biridir. Taki karşılarına sürekli cinayet işleyen bir hayalet çıkana kadar.. Bu seri katil kurbanlarının alınlarına rakam koyarak seçtiklerini öldürmektedir.Ona karşı gelebilecek tek kişi vardır. Oda M.j. Fox ‘tur ama işi hiçte kolay olmayacaktır.


Kişisel Not:


30 ve 31. sıradaki filmler, Peter Jackson'a ait. Yönetmen daha çok Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit filmleriyle tanınsa da doksanlarda bambaşka işlere imzasını atmış birisi. 

Braindead, baştan sona kan banyosu. (+ 18)

32.) Django (1966)

Y: Sergio Corbucci






KONU:


Amerikan KKK kuvvetleri ve Meksikalı devrimci kuvvetleri yüzünden artık yaşanılmaz hale gelen bir kasabadaki klübde çalışan Maria her iki grup tarafından kirlendiği gerekçesiyle öldürülmek istenmektedir. Ancak müthiş bir silahşör olan Django'nun Maria'yı korumasına alması ve klube geliyişle herşey değişecektir. Altın , silah ve kadın üçgeninde hem KKK kuvvetleri hemde eski dostu General Rodriguez'in devrimci Meksika çetesi ile bir mücadeleye girmek zorunda kalacak olan Django'nun müthiş silah yeteneğinin yanında o dönemde henüz bilinmeyen otomatik taramalı bir silaha sahip olması onun en büyük avantajı olacaktır


33.) Django Unchained (2012)

Y: Quentin Tarantino





   


KONU:


İç Savaş'tan iki yıl önce, güneyde geçen Django Unchained'de Oscar sahibi Jamie Foxx eski sahipleriyle geçmişi yüzünden Alman bir ödül avcısı olan Dr. King Schultz'la (Christoph Waltz) bir araya gelen Django karakterini canlandırıyor... 

Schultz, katil Brittle kardeşlerin peşindedir ve ödülüne kavuşmasını sadece Django sağlayabilir. Doğru kabul edilen her şeye aykırı olan Schultz, Brittle kardeşlerin –ölü veya diri- yakalanmasını sağlarsa Django'yu özgürlüğüne kavuşturma sözü verir.

Başarıyla sonuçlanan planlarının ardından Schultz, Django'ya özgürlüğünü verir ama birbirlerinden ayrılmazlar. Schultz, Django ile birlikte Güney'in en çok aranan suçlularını avlamaya koyulur. Çok önemli avcılık yeteneklerini geliştiren Django'nun aslında tek bir amacı vardır: uzun zaman önce köle ticaretine kaybettiği karısı Broomhilda'yı (Kerry Washington) bulmak ve kurtarmak.

Django ve Schultz'un arayışı sonunda onları Calvin Candie'ye (Leonardo DiCaprio) ulaştırır. Calvin Candie kölelerin Ace Woody (Kurt Russell) tarafından birbiriyle dövüşmeleri için yetiştirildiği adı çıkmış bir çiftlik olan "Candyland"in sahibidir. Kılık değiştirerek çiftliği inceleyen Django ve Schultz, Candie'nin güvenilir ev kölesi Stephen'in (Samuel L. Jackson)dikkatini çeker, şüphe uyandırırlar. Hareketleri gözlenmeye başladıktan sonra ikiliye hain bir tuzak kurulur. Django ve Schultz, Broomhilda ile kaçacaklarsa, bağımsızlık ile beraberlik ve fedakarlık ile hayatta kalabilmek arasında seçim yapmak zorunda kalacaklardır.


Kişisel Not:


Unchained, 1966 tarihli Django'yu referans alan bir başka film. İkisinin arka arkaya izlenmesini öneririm.


34.) Point Break (1991)

Y: Kathryn Bigelow




KONU:

Eski Amerikan başkanlarının maskelerini giyerek Los Angeles'ta banka soymaya başlayan bir çete ortaya çıkmıştır. FBI, olayları derinlemesine araştırırken, şüpheliler listesine sörfçüler de girmiştir. Genç bir ajan olan Johnny 'ye ise bu kişilerin arasına sızma görevi verilmiştir.


35.) Lo imposible (2012)

Y: Juan Antonio Bayona





KONU:

Maria ve Henry 3 çocuklarıyla birlikte kış tatillerini geçirmek için Tayland'a giderler. Bu tropik cennete birkaç gün keyifli vakit geçirmek isteyen aile, 25 Aralık gecesi düzenlenen Christmas partisine gider ve bolca eğlenirler. Ertesi sabah havuz keyfi yaptıkları sırada korkunç bir gürültüyle ortalık sarsılmaya başlar. Maria ve Henry korku içinde dona kaldıklarında, otelin duvarları üzerinden dev dalgalar da üzerlerine doğru hızla gelmektedir! 

26 Aralık 2004'te yaşanan tsunami felaketini kurtulmayı başaran bir ailenin gerçek hikayesi üzerinden anlatan filmin başrollerinde Naomi Watts ve Ewan McGregor'u seyrederken filmin yönetmenliğini ise The Orphanage filmiyle tanıdığımız J.A. Bayona üstleniyor.


36.) Casino Royale (2006)

Y: Martin Campbell 





KONU:


'CASINO ROYALE' James Bond'un kariyerinin ilk dönemini ele alıyor. Ajanın '007' olarak ilk görevi onu dünya teröristlerine bankerlik yapan Le Chiffre'ye (Mads Mikkelsen) götürür. Onu durdurup, terörist ağını çökertebilmek için, Bond'un Le Chiffre'yi CASINO ROYALE'deki yüksek bahisli poker oyununda yenmesi gerekmektedir. Hazine Dairesi'nin güzel memuresi Vesper Lynd'in (Eva Green) poker oyunu için gerekli miktarı getirip, hükümetin parasına göz kulak olmakla görevlendirilmesi önce Bond'un canını sıkar. Ama, Le Chiffre ve adamlarının düzenlediği bir dizi ölümcül saldırıdan kurtulma mücadeleleri sırasında Bond ve Vesper arasında karşılıklı çekim oluşur ve bu durum iki aşığı daha büyük tehlike ve olayların içine sürükler. Tüm bunlar Bond'un hayatını sonsuza dek şekillendirecek olaylardır.


37.) Le couperet (2005)

Y: Costa Gavras






KONU:


Bruno on beş yıldır aynı şirkette çalışan, yani düzenli bir işi ve hayatı olan bir adamdır. Yıllarını aynı kağıt fabrikasında yöneticilik yaparak geçiren ve patronlarına büyük bir sadakatle hizmet eden Bruno'nun başına beklenmedik bir olay gelir, işten atılır.

Kaynakların yetmediği gerekçesiyle birçok arkadaşıyla beraber kapının önüne konan Bruno için yaşadıkları tam bir felaket değildir. Ne de olsa başarılı bir iş hayatı olmuş ve iyi bir kariyer yapmıştır. Dünyada yeni bir iş bulmaktan kolay ne olabilir ki?

Ancak üç yıl sonra aynı noktada olduğunu gören ve bir adım bile atamadan hala işsiz dolaşan Bruno'nun hayatı artık felaketlere sürüklenmektedir. Olaylar bir prestij meselesi olmaktan çıkmış, hayat, ölüm-kalım savaşına dönmüştür. Bulduğu geçici iş karısını ve çocuklarını sadece tok tutmaya yetmektedir.


Kişisel Not:


Bu listedeki en beğendiğim filmlerden birisi de bu. Müthiş bir kapitalizm eleştirisi. 



Onur ULUDOĞAN-2013









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder